1 Ağustos 2012 Çarşamba

Mutsuzluğa da var mısın?

"Şimdi sen kalkıp gidiyorsun.
Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin"


deyince loş karanlıktaki ses, ben daha başlarken bittim, daha başlarken
daldım gittim zaten..
Sahne bir teras.. Masada bir kadın.. Ötede yüksekliğin başında bir erkek
ayakta. Önde teras duvarında bir başka erkek daha uzun oturmuş.. Önlerinde
kadehler.. Sigaralar.. Yanda bir piyano.. Başında bir piyanist.. Yanında iki
şarkıcı.. Hepsi sliuet gibi..
Cemal Süreya gecesindeyiz İş Sanat'ta.. Atila ve Mehmet Birkiye, Serdar
Yalçın'la bir araya gelip, harika "Şair" geceleri düzenliyorlar.. Duyunca
koşup gidiyorum.. Serdar çalıyor.. Bu gece operamızdan, Folklorama'dan
Hüseyin ve Özlem söylüyorlar, dünyanın en güzel aşk şarkılarını.. Hani
damardan.. Metin, Hakan ve Tilbe de Cemal Süreya'yı okuyorlar..


Cemal Süreya aşkı, cinselliği, erotizmi ve sevgiyi en çarpıcı, en duygulu
yazanlardan..
Gözlerini de alıp giden geliyor, gözlerimin önüne karanlıkta.. Gözleri
geliyor.. Işıl ışıl..
Gidince bitmiyor ki iş.. Gidince sevmek bitmiyor ki.. Belki asıl o zaman
başlıyor..
Yaşananları taşımak kolay.. Anılar zor.. Yok canım.. İlle de büyük anılara
gerek yok, hatırlamak için.. Çamların altındaki buseler falan değil.. Öyle
basit, öyle küçük şeyleri hatırlıyorsunuz ki.. Hatırlatıyor ki onu..
Bir gece yarısı eve gelmişiz. Dışarısı karlı.. Dışarısı buz gibi.. Apartman
kapısından giriyoruz. Saniye sonra sıcacık yuvamızda olacağız. Kapımızın
kilidine anahtarı sokmak yerine asansöre koşuyorum.. Çağrı düğmesine basmamı
şaşkınlıkla izliyor.. Mana veremiyor.. "Şaşırdın mı" diyor..
Bir zamanlar sekizinci katta oturmuştum. Soğuk gecelerde eve geldiğimde, üst
katta duran asansörün gelmesini beklemek, asır gibi gelirdi bana..
"Bizden sonra gelen olursa, o da çabuk kavuşsun evine" dedim, dönüp anahtarı
deliğe sokarken.. Sarıldı boynuma.. "Alem adamsın" dedi yanağıma dudaklarını
değdirirken..
"Seni biraz da bunun için seviyorum.." Apartman kapısından her girişte.. Tam
karşıda duran asansörün gene altıncı katta durduğunu gördüğümde..
Yani her gece eve girerken.. Yanaklarımda o sıcak nefes dolaşıyor sanki..


Sevmek hem de nasıl, hatırlamaktır!..
Hatırlamak beklemeyi getirir ardından..
Bitmiştir.. Bittiğini bilirsiniz.. Dönmeyeceğini de.. Gözlerini alıp
gitmiştir o.. Ama beklersiniz.. Kapının zilinin çalmasını beklersiniz..
Çalan telefonun ardından, cevap makinesinden onun sesini beklersiniz..
"Aloo.. Orda kimse var mı?." Orda kimse hep var.. Ama artık soran yoktur..
..ve de o kahrolası cep telefonu.. Eve gelirsiniz.. Mesaj işareti yanar
ekranında. Sarı bir zarf.. "Ondan mı?.."
O umut var ya.. O imkansıza dahi umutlanmak .. İnsanı ayakta tutan, yaşatan
umut.. Sizi durmadan beklemeye mahkum eden umut..
Lanet.. Bir reklam mesajıdır gelen.. Telefonu şömineye fırlatmak gelir
içinizden.. Fırlatmazsınız.. Ertesi günü beklersiniz..


Sevmek hem de nasıl, beklemektir..
..Ve beklenti acı getirir.. Günler, haftalar, aylar boyu beklemek acı
getirir.. Hele boşu boşuna beklediğini bile bile bekledin mi, acı derinden
vurur yüreğini..
İnsan mutluyken herşeyi ve herkesi sever. Ya da sevdiğini sanır.. Mutluluk
içinde sınanması mümkün değildir sevginin.. Ölçülmesi hele mümkün değildir..
Asıl mutsuzken, asıl yanında yokken, asıl bırakıp, gözlerini de alıp
gitmişken anlarsınız ne kadar sevdiğinizi.. Acının yoğunluğu, sevginin
ölçüsü olur..


Sevmek hem de nasıl, acı çekmektir..
Cemal Süreya'nın dizelerini Tilbe okuyordu kendime geldiğimde..


"Kim istemez mutlu olmayı
Mutsuzluğa da var mısın?"


"Varım be" dedim.. "Varım.. Beni mi korkutacaksın.."
Mutsuzluk olmasa, insan mutluluğu bilebilir miydi?..
Sevmek hem de nasıl, mutsuz olmaktır!..


HINCAL ULUÇ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder